For The Best Visibility, Google Chrome Browser

Bad Day?

| Salı, Kasım 24, 2009



          Sometimes the system goes on the blink and the whole thing turns out wrong. You might not make it back and you know that you could be well, oh that strong, and I'm not wrong...

          You kick up the leaves and the magic is lost, because you had a bad day. You say you don't know, you tell me don't lie, you work for a smile and you go for a ride. You had a bad day, you've seen what you like and how does it feel for one more time; You had a bad day, you had a bad day...


2 Temmuz '09 - 10 Ekim '09 / Son 100 Gün

| Pazar, Ekim 11, 2009

    Finallere girip, yurtla ilişiğimi, kesip evime, Sakarya'ya gelişimin üzerinden tam 100 gün geçti bugün. 100 gün, üç ay on gün demek. Temmuz ayının 29, Ağustos'un tamamı yani 31, Eylül'ün tamamı yani 30 ve Ekim'in 10 günü demek. Peki ben bu 100 günde ne yaptım? Son 17 gün hariç, yani bayramın üçüncü günü trene binip İstanbul'a geldiğim güne kadar ki 83 günde yaptığım şey şu; Hiç.







     Uyku, yemek, sigara, bilgisayar-internet, müzik, grafik tasarım-fotoğrafçılık, tekrar yemek, tekrar bilgisayar, sigara, yemek ve sabah olunca uyumak. Müzik, Tasarım ve Fotoğraf dışında 83 günde yaptığım koskoca bir hiç. Savurganca harcadığım bu günleri değerlendirmemiş, kendime bir şeyler katmamış olmanın verdiği pişmanlıkla beraber tekrardan tembelliğe alışmış olmanın verdiği rahatsızlığı 17 gündür hissediyorum.






    Geçtiğimiz yaz için kendime kattığım çok az şey var, sağlam müzisyenleri-grupları dinleyip iyice hissedebilmiş olmak, arkadaşlarla görüşüp güzel-hatırlanacak muhabbetler yapmak, bir kaç film izlemek, fotoğraflar çekip düzenleyerek amatör portfolyo oluşturmak ve logo-tasarım çalışmaları yaparak amatör grafik tasarımcılığımı geliştirmek, ailemle vakit geçirebilmek, astronomiyle ilgilenmek gibi. Böyle sıralayınca güzel gibi görünüyor aslında ama boşa harcanmış günleri düşününce pek de tatmin etmiyor.













         Son 17 gün ne yaptım? Bayramın üçüncü günü akşamı İstanbul'a vardım. Geçtiğimiz sene İstanbul'un en iyi öğrenci yurdu olan, bu sene o kadar da güzel olmayan Üsküdar'daki yurduma yerleştim. Ve tembelliğe alışmış olan bünyenin tekrar %100 yoğunlukla çalışacağı günlerin başladığını düşündüm.

          İstanbul, dünyanın en lanet ve en güzel şehri. Günün 12 saat yaşandığı ancak gün içinde yapılması gerekenlerin 48 saat aldığı, cennet içindeki cehennem. İstanbul'u seviyorum, çok seviyorum ancak İstanbul'da yaşamak istemiyorum.

           23 Eylül Çarşamba günü, uyanıp okula gittim. Fen-Edebiyat'ın devasa beton örümceğinde sınıftakilerle saatlerce bekledim. Saatlerce hiç bir şey için bekledikten sonra yurt kaydı için gereken belgeleri edinmek için Kadıköy'e yürüdüm. Yurda gittim, kaydımı yaptırdım ve resmi olarak hapis cezamı onadım.













             Neden geçen seneki kadar güzel değil?
             Aşağıda görebileceğiniz yeni atanan yurt baş müdürünün uygulamaları yüzünden;
  • Uzun saç, sakal ve orada burada yazan yazıya göre anormal giyinimle dolaşmak,
  • Yatakhane haricinde eşofman, kapri ve terlik kullanmak,
  • Sözde 5727 Sayılı Kanun ile yurt sınırları içerisinde -balkon ve bahçe dahil- sigara kullanmak,
  • Yatakhanede su dahil herhangi bir tür yiyeceği ve içeceği bulundurmak,
  • Kantin dışında içecek ve yiyecek tüketmek,
  • Saat akşam 11'den sonra uyanık kalmak,
  • Sabah 10:30'dan sonra uyuyor olmak,
  • Akşam 10'dan sonra yurda giriş yapmak,
          Bu kurallar ile ilgili şunları söyleyebilirim;

  • Üniversite öğrencisi, ne asker ne de polis öğrencisidir. Dilediği gibi saçını, ideolojik bir şey temsil etmediği sürece sakalını uzatabilir ve küpe, piercing gibi çeşitli aksesuarlar kullanma hakkına sahiptir. Toplu yaşama kuralları ihlal edilmediği sürece dilediği gibi giyinebilir.
  • Sabahtan akşama kadar pantolon ve ayakkabı kullanan öğrenci, evi gibi gördüğü öğrenci yurdunda rahat ve huzurlu olabilmek için eşofmanını da giyer, terliğini de.
  • 5727 sayılı kanun safsatası için ise, nasıl olur da Eğitim Daire Başkanlığı'ndan "Öğrencilerin sigara, dinlenme, eğlence ve oyun odaları mevcut mu?" sorusunu içeren teftiş belgesi geliyor?
  • Yatakhaneye su götürülmüyorsa ve yatakhane dışına eşofmanla inilmiyorsa, gece susayınca pantolon gömlek ayakkabı giyip de su içmeye inmek mantıklı mıdır? Değilse gece susamak mı yasaklanmıştır? Yine akşam 11'den sonra acıkmak da yasak mıdır?
  • Her insanın uyku düzeninin farklı olduğu bilinen bir gerçek iken herkesi 11'de tavuk kümesi modunda uyutmaya çalışmanın mantığı nedir?
  • İkinci öğretim okuyanları ve o gün dersi olmayanları sabah 10:30'da uyandırmanın ve hatta ahıra girip hayvanlara bağırır gibi uyandırmanın mantığı nedir?
  • İstanbul gibi devasa ve kalabalık bir şehirde okuyan öğrencilerin, derslerinin geç bittiği zaman yurda gelmelerinin saatler aldığı kesinken ve Türkiye'de üniversite öğrencilerinin yarı-zamanlı işlere girerek eğitim hayatlarına devam edebildikleri, bu işler akşam 9:30 - 10:30 civarında paydos ettiği bilinirken son giriş saatini önce akşam 11, sonra da akşam 10 yapmanın mantığı nedir? Ayrıca öğrencilerin çalışmasını yasaklarken ülkenin durumunu bilmeden böyle bir karar almanın aptallığı farkedilememiş midir?
  • Şikayetleri, yakınmaları "yurttan atma" tehdidiyle engelleyerek, toplu dilekçeyi yasaklayarak öğrencilerin ve personelin huzurunu bozmak zevk mi vermektedir? Amaç nedir?
         Sadece ben de değil, yurttaki benimle beraber 127 erkek, 102 kız öğrenci ve tüm personel de bu serenatta benimle beraberler. Uygulamaların dışındaki ahlaksızlar [torpil oyunları, iftiralar, yalakalıklar, tehditler] içinse hard rock parçası yazmayı düşünüyoruz.















         Yurda giriş saatini sonuna kadar kullanarak akşam vakti giriş yapıyorum. Geçen sene elimden geldiğince yurtta kalmaya gayret gösterirken şimdi adeta kaçıyorum. Sabah okula gidiyorum, okuldan çıkıp Kadıköy'e yürüyorum. Kadıköy'den Haydarpaşa Kampüsü'ne yürüyorum. Denizim'le beraber Hukuk Fakültesi derslerine giriyorum (Bu gidişle çift anadal yapacağım gibi gözüküyor). Haydarpaşa'da yemek yiyip, akşam 8-9 gibi yurda gidiyorum. Bir-iki saat takılıp, polis zoruyla yatırıldıktan sonra Barbaros'un nam-ı diğer Barbieri, Baroş, Barbie'nin bilgisayarını alıp yatakta film izliyorum. Ertesi gün yine aynı terane. Her şeye rağmen güzel. Güzel olmasa bile sırf sorunlara ibnelik olsun diye güzel derdim. Ama gerçekten her şeye rağmen güzel. Denizim, arkadaşlarım, yaşadığım her şey, dertler, sıkıntılar, düşünceler, müzik... Hepsi var olduğum anlamına geliyor. Özellikle "Bugün rüyamda öldüm, trenle göçtüm." başlıklı gönderide bahsettiğim rüyayı düşününce günün 12 saat olduğu 48 saatlik İstanbul'da şebekem benimleyken hiç bir şekilde vazgeçmem, bunu farkediyorum. Şebekem var lan benim.













            Hem ekonomik sıkıntıdan hem de F Tipi Öğrenci Yurdu'ndan kurtulmak ve İstanbul'da bir öğrenci evi kurabilmek için, yarı-zamanlı bir işe başvurdum. Umarım işe girebilirim. Bir süre para biriktirip, ikinci döneme bir evle başlamak istiyorum.

             Bir hafta kadardır bu yazıyı yazmayı planlıyorum. Aslında aklımda yazacak daha çok şey vardı ancak, yukarıda gördüğünüz tüm görsellerin yerine kullanmak istediğim ve bir aylık süre zarfında çektiğim düzenlediğim fotoğraflar, topladığım görselleri bir arada tuttuğum telefonumun hafıza kartı bir sorun çıkardı ve karttaki her şey silindi. O görsellere bakarak yazacağım şeyler aklıma gelecekti planıma göre. Olmadı. Yine de elimden geldiğince, uzun süredir ihmal etmek durumunda kaldığım bloguma bir şeyler katmaya çalıştım. Hafıza kartım ile ilgili sorunu hayatın bir engelleme çalışması olarak görüyorum şu an, ama bilmesi gereken bir şey var; Benim hala şebekem var.

             2 Temmuz 2009'un üzerinden 100 gün geçmiş iken başladım bu yazıyı yazmaya ve bitirirken 101. günün 01:37'si olduğu farkediyorum. Hatta şu an 01:39 oldu. Şimdi de 01:40. Son olarak daha yapacağım çok şey var demek istiyorum, ve dolayısı ile yazacağım çok şey var.

























...





Progressive & Time Flies

| Çarşamba, Eylül 09, 2009

  • Büyük Progressive Rock gruplarının logolarıyla Progressive yazmaca. Fikir: Yucin, uygulama: ben. Pink Floyd, Rush, The Doors, Genesis, Rainbow, Emerson, Lake & Palmer, Supertramp, Strawbs, Marillion, Van der Graaf Generator, Elo.

"Bugün Rüyamda Öldüm, Trenle Göçtüm."

| Pazar, Eylül 06, 2009

Kilise ya da cami pek emin değilim, içi loş bir şekilde aydınlatılmış bir ibadethanenin içinde, yerde yüzüstü yatıyorum. Etrafımda 4-5 kişi var ve ölümüm hakkında konuşuyorlar. Onları duyuyorum. Evet ölmüşüm. Sebebini bilmiyorum. Gözlerimi açıyorum. Görebiliyorum, duyabiliyorum, düşünebiliyorum ancak konuşamıyor ve hareket edemiyorum. Çünkü ölmüşüm. Sonraki sahnede hareket eden bir trenin içinde ayakta duruyorum. Trenin içi İstanbul'daki banliyö trenlerine benziyor. Yanımda benimle birlikte ayakta duran iki kişi daha var. Birisi Ayberk. Diğerini hatırlamıyorum ama samimi olduğum birisi olmalı. Yanımda Ayberk olduğuna göre bu da Ege veya Onur'dur. İçinde olduğumuz tren binaların arasından geçiyor. Şehrin ortasında binaların arasından gidiyor ama dışarıdaki hiç kimse farketmiyor. Sonradan bu trenin, ölenleri bir yere götüren tren olduğunu anlıyorum. Trendeki herkes endişeli. Sağ tarafımda cam kenarında oturan kel, yaşlı bi amcayı hatırlıyorum. Adam hissiz bir şekilde önce trenin içine sonra dışarıya bakıp duruyor. Sonra cebimden telefonumu çıkartıyorum. Tam o sırada Ayberk yanımızdaki kişiyle konuşurken benden bahsederek;
"O şimdi Deniz'le vedalaşıyordur." diyor.
Telefona bakıyorum, aşağıdaki görüntünün hafızsız ve tarih-saatsiz kısmını görüyorum.

O an, ölünce telefonun çekmediğini anlıyorum. İçimden "Lan resmen öldük" diyorum. Cam kenarındaki yaşlı amca gibi hissizleşiyorum. Bir şeyler hissediyorum aslında. Yaşayanları düşünüyorum. Denizim'i düşünüyorum. Belki öldüğümden bile haberi yok. Mesaj atacak, telefon çekmediği için iletilmeyecek. "Telefonunu kapatmış" diye düşünecek. Kızacak bana. Ama ben öldüm ki. Trenden inip yanına gitmeyi geçtim, bir mesaj bile atamıyorum. Yaşayanlarla bağlantım tamamen kopmuş durumda. Şebekem yok ulan!!! Sonra tren bir yerde mola gibi bir şey için duruyor. Vagonun kapısı açılıyor. Herkes inmeye başlıyor. Biz de iniyoruz. İki katlı bir evin yanından geçip, evlerin arkasındaki geniş ve toprak bir araziye geliyoruz. Arazinin baş tarafında beyaz masalar, masaların üzerinde beyaz örtüler, örtülerin üzerinde de plastik şişede sular var. Orta taraflara geçiyoruz. Etrafımızda binlerce insan var. Hepsi yeni ölen insanlar. Yerde tahtalar var. Bir süre sonra etrafımızdakiler çıldırıyor. Yerdeki tahtaları alıp savurmaya, toprağa vurmaya, atmaya başlıyorlar. O sırada Ayberk'i kaybediyorum. Ne olduğunu anlayamadan etraf kararıyor...


Sonra uyanmışım. Evet uyandım ama rüya gördüğümün farkında değilim. Gördüklerimin hala etkisinde olduğumdan, içimden, "Lan öldüm mü ben şimdi?" diyorum. Sonra babamın sesini duydum. "Uyan hadi, uyan." gibilerinden bi şey dedi. Telefona baktım hemen. Kapalıydı. "Telefonun alarmını kurmuştum, şarjı bitmiş." dedim babama. "Tamam kalk, çarşıya gidecektin geç kalma." dedi. Kalktım, telefonu şarja taktım. Yüzümü yıkamaya banyoya gittim. Babam uyandırmasaydı etraf karardıktan sonra olacakları da görecektim belki de. Her ne kadar çok merak etsem de, iyi ki uyandırmış. O hissizliği bir daha yaşamak istemiyorum. Daha önce de yine bir rüya yüzünden yaşamıştım zaten. Yine Ayberk vardı rüyamda. Bu sefer onu öldürüyordum. O zaman yaşamıştım.

Yüzümü yıkadıktan sonra telefonu açtım. Oh lan, şebekem vardı. Bi şebekeyi bu kadar özleyeceğim aklıma gelmezdi. Lütfen beni bırakma şebekem. Sen yaşıyor olduğum anlamına geliyorsun. Yaşıyor olduğumdan çok, hissizleşmediğim anlamına geliyorsun.
"Ölünce trenle göçülüyormuş. Bir de telefonun çekmiyormuş."

The Incident, Porcupine Tree, Analiz

| Cuma, Eylül 04, 2009


The Incident'ın internete sızışının "promotional" denilen olay şeklinde olduğunu düşünüyorum. Yani dinleyicilerine albüm satışları konusunda güvenen sanatçı, plak şirketiyle anlaşarak albümü internete sızmış gibi göstererek daha çok insana ulaştırmak amacıyla internette kaynak göstertmeden paylaşır. Asıl amacı ise albüm çıkış tarihinin hemen sonrası için ayarlanan konserlere gidecek olanlar için albümü iyice dinleyip öğütmeleri ve konserde tüm coşkularıyla eşlik etmelerini sağlamaktır. Tabii her grup-sanatçı-şirket cesaret edemez buna. Albüm satışları konusunda dinleyicilerine güvenenler edebilir sadece. Nitekim Porcupine Tree'nin 14 Eylül'de raflara çıkacak olan The Incident'ın 57 küsür pound'luk 2000 tane basılan özel versiyonu kısa bir sürede tükendiğinden ve 21 pound'luk, 11 Eylül'de gönderilmeye başlanacak olan normal versiyonun ön sipariş rakamları hayli yüksek olduğundan bu mükemmel grubun ve üstad Steven Wilson'ın bu konuda hiç de çekinmeyeceğini söyleyebilirim. Tabii öyle de olmayabilir, bilemeyiz.

Albüm analizine gelince;
Bir önceki albüm, Fear of a Blank Planet'da modern zamanın, daha doğrusu, tv, internet, medya, alışveriş çılgınlığı vb. ögelerin insan hayatını mahvedişini konu edinen Porcupine Tree, bu albümde de 21. Yüzyılın boklaşmış düzenini anlatmaya, özellikle de akıp giden zamanın üzerinde durarak devam etmiş. Albümün ilk cd'deki kısmı, yani 14 bölümden oluşan kısım, aslında 55 dakikalık [Tam dakikayı hesaplayınca 53 dakika 40 saniye] yukarıda bahsettiğim konsept üzerine kurulu The Incident adlı parça. Bu 55 dakikalık parça roma rakamlarıyla 14 bölüme ayrılmış durumda. Gayet gaz ve progresif metale kaçan kral mı kral progresif bir şölen. Gitarları keza Porcupine Tree'nin bizlere alıştırdığı gibi hayran olunacak cinsten. İkinci cd'de ise The Incident'dan bağımsız 4 güzel parça daha bulunuyor. The Incident konseptine göre daha yumuşak.

The Incident'ın ilk bölümü;

I. Occam's Razor
Güzel bir açılış parçası. 1 dakika 55 saniyelik bu parçada söz yok. Sert rifflerle girip sonlara doğru karanlık insan sesi efektleriyle son buluyor.

II. The Blind House
Occam's Razor'ın hemen ardından giren bu parça gaz bir introyla giriyor ve bu intronun ardından yavaşlayan müzik üzerine yavaş bir vokalle devam ediyor. Bu bölümün ardından introdaki sert gitar tekrar bizlerle oluyor. Tekrar yavaş vokal ve müziğin devam ettiği kısımlarda Richard Barbieri tarafından güzel bir klavye efekti eşlik ediyor. Nakarat gayet hoş. Son kısım ise gaz olayını ciddi olarak arttıracak şekilde.

III. Great Expectations
Yavaş bir ritm gitarla ve duru vokalle açılan parça hafif hızlanan gitarla devam ediyor. 1 dakika 27 saniyelik bu parça The Incident'ın geçiş parçalarından. Kısa bir şekilde adından da anlaşılacağı üzere beklentilerden bahseden sözlere sahip.

IV. Kneel and Disconnect
Bir önceki parça Great Expectations'ın son kısmı ve bu parçanın başı birbirine bağlı. Büyük beklentilerin ardından gelen düş kırıklığı ve çöküntü ile beraber hayattan kopmayı anlattığını düşünüyorum. Çünkü "Kneel and Disconnect" haricinde pek fazla bir sözü yok. Bu da 2 dakika 3 saniyelik bir geçiş parçası. Bazı kısımlarında temiz arka vokaller ve piyano barındırıyor.

V. Drawing The Line
Kneel and Disconnect'in sonu ile bağlantılı devam ediyor. Albümün dikkat çeken parçalarından. Güzel bir giriş vokali var, şahsen yönetmen olsam çektiğim bir filmde kullanmak isterim. Nakarat kısmında "I'm drawing the line, I'm drawing the line, the line have my pride. I'm taking control, I'm taking control, the line saved my soul." diyor Steven'ımız. Hafif bir soloyla devam ediyor ve bitiyor parça.

VI. The Incident
Albüme ismini veren parça, Resident Evil serisinin film müziklerindenmiş gibi bir izlenim uyandırıyor. Güzel gitar ve vokal efektleri mevcut. Sonlara doğru nakarat kısmının coşmuş versiyonu geliyor. Eşlik ettirici bir kısım bu.

VII. Your Unpleasant Family
"Your unpleasant family smashed up my car..." diye başlıyor parça. Güzel arka vokallerle beraber bir dakika 48 saniyelik bu parçanın 40 saniyelik vokal kısmının ardından, parçanın sonuna kadar devam eden güzel bir solosu mevcut.

VIII. The Yellow Windows of The Evening Train
İsmiyle, Porcupine Tree'nin çok sevdiğimiz tren takıntısını hatırlatıyor bu parça. Sözleri yok. İki dakikalık, ismi gibi, "Akşam treninin sarı camları" gibi bir geçiş parçası. Yavaş ilerleyen farklı bir müzik...

IX. Time Flies
İşte albümün krallarından bir parça. İlk olarak bir hafta önce 5 küsür dakikalık, kesilmiş, daha doğrusu radyolar ve müzik kanalları için kısaltılmış versiyonu ve klibi, grubun internet sitesi tarafından yayımlanan parça çok çok güzel. Toplamda 11 dakika 40 saniye olan Time Flies, adından anlaşılacağı gibi zamanın uçup gitmesi üzerine kurulu. Parçanın beşinci dakikadan sonraki kısmı ise çok çok harika. Gaz bir solonun önünü açan gitar tonları, davul ritmi ve ardından gelen harika solo. The Incident albümünde Porcupine Tree farkını belli eden bir solo. Bu solonun arkasındaki bas da gaz derecesini arttıracak cinsten. Yine arkadaki hafif gitar ritmi saat tik takı gibi. Solodan sonra gelen güzel söz kısmı da cabası.

"But after a while, you realize time flies and best thing that you can do is to take whatever comes to you. because time flies."

X. Degree of Zero Liberty
Evet, özgürlüğün sıfır olduğu derece, yani 21. yüzyılda kendimizi tam anlamıyla özgür sandığımız ancak hayatımızın içine eden, bağlı olduğumuz tv, internet, bilgisayar ve medya sayesinde aslında özgür olmadığımız, hatta zincirlerle bağlı olduğumuz derece. Bu parça, bu dereceyi bir dakika 46 saniye boyunca sözler olmadan anlatıyor. Açılış parçasındaki sert riffler bu parçayı oluşturuyor.

XI. Octane Twisted
Degree of Zero Liberty'nin ardından geldiğinden midir bilmem, pek benzerliği olmasa da ona bağlı olduğu hissini uyandırdı bende. Çünkü Degree of Zero Liberty başladığıdında bu parçanın güzel vokal girşini hatırlıyorum. Bu güzel vokalin ardından gelen gitarların arasında insan sesinden yapıldığını düşündüğüm çok güzel bi efekt var. Böyle Halka filmindeki Samara'nın kuyudan çıkışının sesi olması gerektiğini düşündüğüm bi efekt. 5 dakika 4 saniyelik bu parça albümün dikkat çekenlerinden.

XII. The Seance
İki dakika 40 saniyelik yavaş bir parça. Octane Twisted ile kesinlikle bağlantılı, özellikle vokaller düşünüldüğünde.

XIII. Circle of Manias
Sert bir parça. Söz yok. Gaz riffleri var. Derin ve soğuk gitar efekleri de çok iyi.

XIV. I Drive the Hearse
Yine albümün dikkat çekenlerinden. Yumuşak bir vokal ve gitarla başlıyor. Nakarat kısmı çok hoş. Yumuşak bir vokalle Steven Wilson "Silence is another way. I'm saying what I wanna say. Lying is another way. I'm hoping it would go away. Do you always want me stay? [Bu sonu tam anlayamadım]" diyor. Bu güzel nakaratın ardından yine güzel bir davul ritmi ile gelen yavaş müzik ve güzel arka vokallerle desteklenen yine yavaş bir vokal. The Incident konseptinde bahsedilen lanet modern zamanın bokluğundan kurtulabilmek için azda olsa bir umut olduğunu düşünmemi sağlıyor. Ve de bunun da tek yolunun insanın kendinde, içinde olduğunu... 6 dakika 42 saniyelik parça yavaş gitar ritmiyle ilk cd'nin ve The incident'ın bittiği anlamına geliyor.

İkinci cd'de,

1. Flicker
İnternete sızan versiyonda 20 dakikalık olarak bulunan Flicker, ardından gelen Bonnie the Cat, Black Dahlia ve Remember Me Lover'ın bir arada bulundukları hali aslında. Yani bu parçanın asıl adı bölümlerin sırasıyla yazılmasıyla Flicker: Remember Me Lover/Bonnie The Cat/Black Dahlia. İnternete düşen bu versiyonda bir hata var gibi gözüküyor ya da daha önce bildirilen parça listesi hatalıydı.

İkinci kısımdaki, Flicker'ın içerdiği üç bölümü ayrı ayrı ele almak gerekirse;

2. Bonnie the Cat
Klasik Porcupine Tree parçalarından. Karanlık ve hafif sert müzik, karamsar vokal, mühendislik harikası gitar efektleri ve güzel ritmler. Solosu ise albümün geneline hakim olan özellik olan "gaz verici" şekilde.

3. Black Dahlia
Piyano ile giren, yavaş bir parça. Hoş bir efektle birleştirilmiş yavaş bir vokal. Yavaş ritmler ile güzel bir sigara parçası.

4. Remember Me Lover
İkinci cd'nin en dikkat çeken parçası. Girişi Steven Wilson'ın ilk solo albümü Insurgentes'ı hatırlatıyor. Girişin ardından gelen hızlı ritm ve güzel nakaratla çok hoş parçalardan biri. Albümün son parçası olan Remember Me Lover, tıpkı diğer parçalar gibi The Incident'ı bir sefer daha dinleme isteği uyandıracak cinsten.

The Incident, çoğu Porcupine Tree albümü gibi ilk seferde dinleyince tam kavranamayacak, her dinleyişte ayrı bi güzelliği keşfedilecek bir albüm. Her dinleyişte bir başka şarkıya takıyorsunuz. Bunun en güzel örneklerinden biri Porcupine Tree'nin 2007 albümü Fear of a Blank Planet.

The Incident'ın albüm kapağında, içinde ve özel versiyondaki 150 küsür sayfalık kitaptaki fotoğraflar, Steven Wilson'ın Insurgentes, Porcupine Tree'nin In Absentia, Deadwing, Fear of a Blank Planet albümleri, konserlerdeki görseller için çalıştığı ve grupla yakın olduğu bilinen Danimarkalı fotoğrafçı Lasse Hoile'ye ait.

(bkz: kopyala yapıştır değil alın teri) : )

This is the analysis of Porcupine Tree's The Incident album in Turkish. English version is going to be available on www.progressychedelic.blogspot.com in two days.

The Incident İnternete Düştü!

| Salı, Eylül 01, 2009


Porcupine Tree'nin aylardır beklenen, merak edilen 2009 albümü The Incident, ön sipariş dağıtımlarının başlayacağı 11 Eylül 2009 ve raflara çıkacağı 14 Eylül 2009 öncesinde 1 Eylül'de bilinmeyen bir kaynak tarafından Rapidshare linkiyle internete düşürüldü. İki link şeklinde ve 320kbps olarak mp3 formatında sızan albümdeki iki parçada transcode denilen ve ses formatı değişikliği sırasında oluşan izler mevcut. Diğer yandan albümü dinleyen Porcupine Tree dinleyicileri albümün internete sızan halinde bazı ses bozuklukları olsa da The Incident'ın en güzel Porcupine Tree albümlerinden olduğunu belirtiyorlar. Bazı dinleyiciler ise en iyi PT albümü olduğu görüşündeler. Bence de çok sağlam bir albüm olmuş The Incident. Sızan versiyonda ses bozuklukları olmasına rağmen albümün kalitesi çok rahat hissediliyor. 10 üzerinden 10 alan bir Porcupine Tree albümü.

The Incident Leaked Before Release Date, Click for details.

The Incident Tv Reklamı

| Pazartesi, Ağustos 24, 2009



- English

Yellow Hedgerow Dreamscape, Porcupine Tree

| Cumartesi, Ağustos 22, 2009



"Thankyou. I'd like to hand you over now to an old friend of mine - Please welcome to the stage: Solomon St. Jermaine. Let's hear it."

"Good evening. I'd like everyone to join me in an experiment. Could everyone sit down please. Everyone relax.
I'd like to take you on a journey with me.

Relax.

Open your hearts to the universe.
Let the light shine into your heart.
Be at one with the universe.
Open your mind. Come with me.

Everybody, join hands. Go on, link up!
Imagine yourselves in one large circle.

Close your eyes, empty your minds.
Imagine energy flowing from your hands to your eyes.
Receive with the left and give with the right.
Feel the energy flowing. Follow the energy with your mind.
Follow it round until you arrive back to yourself.

Give your energy to everyone! Keep the energy flowing.
Keep it flowing.

Now concentrate on the music.
Feel the music.
Let it flow through you.
Open yourself to the music. It is part of you.
You are the music.

This music is for you!

In the sign of cancer, on bass, Mr. Jelly!
In the sign of Capricorn, currently awaiting his solo return, on keyboards, Tarquin Underscore!
In the sign of Aquarius, on electronic treatment and acoustic guitar, Sebastian Tweetle- Blampton The Third!
On the cusp of Taurus and Gemini, on percussion, Timothy Tadpole-Jones!
In the sign of Leo, on drums, The Expanding Flan!
And on lead guitar, The Porcupine Tree!"

The Incident albümünden Time Flies, Porcupine Tree

|


Porcupine Tree'nin 14 Eylül'de yayımlanacak olan 2009 albümü The Incident'dan Time Flies adı parça grubun resmi sitesi porcupinetree.com 'dan sunuldu. Aynı zamanda bu parça için çekilen video klip de muzutv.com/porcupinetree adresinde yayınlandı.

- English

Ice, Camel

|

Camel, 1979, I Can See Your House From Here albümünden, Ice.

Berber Asked Me "Why?"

| Perşembe, Ağustos 20, 2009



Blues for Allah:
olm çok acı bi durum:D

Progressychedelic ™:
Evet ama bunu kendin yapmalısın. Ben kendim yapmıştım.
Berber, "Nerden esti kestirmek. Bayağı uzatmışsın, neden kestiriyosun?" dedi.
Sustum, bi şey diyemedim. Gözlerinin içine baktım. Yakasından tuttum ve sarsarak; "Bu bir lanet, anlıyor musun bu bir lanet" dedim.
"Anlıyorum" dedi, "Her yıl sadece 1 kişi bu lanet yüzünden kıyıyor saçlarına. Ve..." dedi, "ve bu lanet bir türlü son bulmadı."

Blues for Allah:
:D

Progressychedelic ™:
"Bulmayacak da. Taa ki kızlar uzun saçlılardan da hoşlanana kadar...." Sustum tekrar ve gözlerimi kapattım. Tekrar açtığımda saçlarım yoktu... Gözlerim dolu bir şekilde kafamı kaldırdım, koltuktan indim, aynaya bakmaya cesaret edemeden, "Borcum ne kadar dedim?"
"5 versen yeter" dedi. Bana acıdığını biliyordum çünkü normalde 10 liraydı. 5 lirayı verdim ve eve yürüdüm. Sonra hatırladım, Beşköprü'de saç kesimi hep 5 liraydı. "Orspu çocuğu acımamış" dedim içimden. Eve geldim yemek yedim. Osurdum ve artık başka bir çocuktum.

Blues for Allah:
siktir git

Progressychedelic ™:
Aha bunu bloga yazayım güzel oldu :D

Blues for Allah:
Bloguna da yaz.

Blues for Allah:
Evet.

Blues for Allah:
Umut Sarıkaya.

Progressychedelic ™:
:D:D

Asia Minor

|




Asia Minor, bir Türk-Fransız Progressive Rock grubu.

Üyeleri;
Setrak Bakirel,
Eril Tekeli,
Robert Kempler,
Lionel Beltrami.

İki albümleri var;
İlk albümleri Crossing The Line.
İkinci ve bende bulunan albümleri Between Flesh and Divine.
Bu albümlerinde Boundless adlı parçanın sözlerinden bir kısmını paylaşmak istedim;

"There is no universe without harmony. And no illusions without dreaming." demişler.

-English

Şampiyonlar Ligi Müziği

| Salı, Ağustos 18, 2009


Şampiyonlar Ligi Müziğini buldum. Çok severim kendisini. Buyrun, buradan.

English

Yeni Görünüm

|

Saatlerce uğraştıktan sonra yeni bir görünüm yarattım internet günlüğüm nam-ı diğer Çay için. Kodlar çok şerefsiz ve yorucu. En kötüsü de "widget" denilen o güccük ama çok sevdiğim şeyleri kaybetmem oldu. Onlarsız yaşayabilirim elbet ama her zaman aklımda olacaklar. Günün birinde geri gelmeleri dileğiyle...

The Incident Kapağı, Düzenleme

| Cuma, Temmuz 17, 2009

Efenim, kendisi The Incident albüm kapağının tarafımdan düzenlenmiş halidir.Saygılar.

The Incident için Geri Sayım

|

The Incident, 14 Eylül'e Alındı

| Perşembe, Temmuz 16, 2009

Daha önce 21 Eylül 2009 tarihinde çıkacağı belirtilen Porcupine Tree'nin onuncu stüdyo albümü The Incident'ın, albüm için tur kapsamına eklenen 4 İngiltere konserinin tarihlerine uyması amacıyla 14 Eylül 2009 tarihinde raflarda olacağı PorcupineTree.com tarafından bildirilmiş durumda efenim. Bilginize.

The Incident, Porcupine Tree

| Pazartesi, Temmuz 13, 2009


Porcupine Tree, adı doğrulanan yeni albümü The Incident'ı 21 Eylül 2009 günü Roadrunner Records'dan çıkartıyor. Steven Wilson'ın açıklamasına göre, albüm 2 CD'den oluşuyor. İlk CD'de, 14 bölümden oluşan 55 dakikalık The Incident isimli parça bulunuyor. İkinci CD'de ise The Incident konseptinden bağımsız olarak yazılmış 4 parça bulunuyor. İşte The Incident konseptinin kapsadığı 14 bölümün isimleri;


1. Occam’s Razor
2. The Blind House
3. Great Expectations
4. Kneel And Disconnect
5. Drawing The Line
6. The Incident
7. Your Unpleasant Family
8. The Yellow Windows Of The Evening Train
9. Time Flies
10. Degree Zero Of Liberty
11. Octane Twisted
12. The Séance
13. Circle Of Manias
14. I Drive The Hearse

İkinci CD'de bulunan dört bağımsız parçanın isimleri ise şöyle olacak;

1. Flicker
2. Bonnie The Cat
3. Black Dahlia
4. Remember Me Lover

dA - Sitback

| Pazartesi, Temmuz 06, 2009

Dam ekran yapınca daha iyi.

1 Pt Foabp, 1 Sw Insurgentes, 2 PtLazarus

| Pazartesi, Haziran 15, 2009

Amatör grafik tasarım. Sen de tas, güzel oluyor:


Lazarus, Deadwing, Porcupine Tree

Lazarus, Deadwing, Porcupine Tree

Steven Wilson's I N S U R G E N T E S

Fear Of A Blank Planet, Porcupine Tree

"Türk Olmak..."

| Cumartesi, Mart 28, 2009

Facebook'ta karşılaştığım bir videoda okunan harika bir şiir. Kim yazmış bilmiyorum, paylaşmak istedim. Okumanızı ve videodan dinlemenizi tavsiye ederim. Düşündürücü, üzücü, gülümsetici ve gurur verici bir şiir; Videosu

Aslında çok şeydir, Türk olmak.
Türk olmak, Osmanlı'nın borcunu ödemektir. Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi.
Kosova'da ve Bosna'da, Batı Trakya'da ve Makedonya'da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir.
Türk olmak Kıbrıs'ta, Hocalı'da, Anadolu'da ve Balkanlar'da soykırıma uğrayıp karşılığında yapmadığın soykırımla suçlanmaktır.
Türk olmak faşist olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sahip çıktığında…
Türk olmak demokrat ve çağdaş olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sövdüğünde…
Türk olmak lisanının Avrupa'da yasaklanmasıdır ve yine Türk olmak kendini ve derdini anlatamamaktır.
Avrupa'da hor görülmek Türk olmaktır, ataların bir çok asır önce Viyana'yı kuşattığı için ve hoş görülmemektir tabii ki sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana'yı yakmadığın için.
Türk olmak Selanik'te Pontus Anıtı'nın, Viyana'da çiğnenen yeniçeri minberinin ve Malta'da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünden geçmektir.
Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir. Üç kıtadan dönüp, bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir. Sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır, aynı zamanda sayısız imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.
Arabaya koşulan ilk atın vatanında, ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta, yazının bulunduğu, paranın icat edildiği her metrekaresinden bereket fışkıran bu yurtta, kalkınmak için yabancı sermaye beklemektir.
Türk olmak; Truva'dan bu yana, Sümer'den bu yana serpilerek gelse de, tarihten eski bu topraklarda, bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen, bir haftalık hafıza ile yaşamaktır.
Doğu Roma'yı da Batı Roma'yı da yıkıp, yeni Roma olan AB'ye girmeye çalışmaktır Türk olmak.
Türk olmak, Mostar'da köprüdür, Kerkük'te kaledir, İstanbul'da Kızkulesi'dir, Anadolu'da buğdaydır, Çukurova'da pamuktur, Ege'de tütün, Karadeniz'de fındık, Trakya'da ayçiçeğidir.
Türk olmak Çanakkale'de ölmektir. Çanakkale'de ölmeden önce düşmana su vermektir, onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır.
Düşmanın ardından rahmet okumak, kanlısından helallik almaktır.
Sabahları odana rahmet dolsun diye, camı açmaktır. Kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir. Balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır. Yağmura rahmet, Kara bereket diye bakmaktır.
Türk olmak, harap bir ülkede, zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip, tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile, paylaşacak ve sahiple n ecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen, yedi düvele meydan okumaktır.
Türk olmak askere davul-zurna ile uğurlanmaktır, belki de dönmeyeceğini bilerek. Türk olmak, annenin şehit oğlunun ardından 'Bir oğlum daha olsun, onu da vatan için göndereceğim.' demesidir. Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken 'Vatan sağ olsun!' demesidir.
Türk olmak 'Türk çayında radyasyon olmaz!' yalanları ile, 'Gusül abdesti alana AIDS bulaşmaz!' dolanları ile yaşamaktır.
Her hükümetin enkaz devraldığı, AMA asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır.
Türk olmak, ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir. Aynı nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır. Göz hakkına, diş kirasına saygıdır.
Türk olmak. Evindeki bir kap aşın yarısını tanrı misafirine vermektir. Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.
Türk olmak, milli maçta ağlamaktır. Ayhan Işık'a, Belgin Doruk'a aşık olmaktır. Türk olmak, aşkını ölesiye sevmektir. Aşkı için ölmektir, öldürmektir. Sevdiceğinin elini bir kez tutamadan, toprağa girmektir.
En güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir. Eşkıyaya türkü yakmaktır, Türk olmak.
Milletine sövmektir, ama başkasına sövdürmemektir, Türk olmak.
Türk olmak Yunus'u bilmektir, Aşık Veysel'i sevmektir. Mevlana'yı, Hacı Bektaş-ı Veli'yi ve Hoca Yesevî -tek bir satırını okumasa da yüreğinde taşımaktır.
Türk olmak, saz çaldığında, ney üflendiğinde, kös dövül düğünde ve kaval çaldığında, yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, bir de Yemen Türküsü'nde...
Hayatın sana verdiklerine 'Nasip', vermediklerine 'Kısmet' demektir. Her işin 'Hayırlısına' inanmaktır ve ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir.
Türk olmak, Asya'da batılı, Avrupa'da doğulu diye tepki görmektir.
Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaradılanı Yaradandan ötürü sevmektir.
Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da, silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir.
Türk olmak, mahalle maçı için aynı saatte, on kişi buluşamazken, milyon kişinin bir araya gelmesidir.
Tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.
Türk olmak, buhran zamanında Arjantin'de de mağazalar yağmalanırken, daha ağır buhranda sıraya girerek, sorumlusuna en ağır cezayı tek bir cam kırmadan sandıkta kesmektir.
Türk olmak en zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak, en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta biteceğini bilerek tevekkül göstermektir.
Zor iştir Türk olmak. Türk olmak Anadolu'da her düşen yağmur damlasına hamdetmek, her çıkan başak için şükretmektir.
Türk olmak, medeniyetler mezarlığı Anadolu'da dik durabilmektir ve büyük önder Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyeti ilelebet payidâr kılıp
"Ne Mutlu ki Türküm" diyebilmektir...

Biraz İstanbul'a Gideyim.

| Cumartesi, Şubat 21, 2009



"You gave me life, now I'll show you how to live." demek istiyorum saygılarımla.

Audioslave gaz yaptı ondan, Show Me How To Live


Goodbye "Snowlady", I Was Not Somebody

| Perşembe, Şubat 05, 2009


Ben de diyorum ki, ne diyorum,
Gidiyorum başlık yapıyorum.
Rüyamda görüp, sarılıyorum,
Öpmek istiyor, cesaret edemiyorum.
Gülüşüne bitiyorum, huzur buluyorum,
Hemen akşamında siktiri yiyorum.
Kendi kendime özlüyorum, -yorum, -yorum.
So, Goodbye "Snowlady", I Was
Not Somebody.

Goodbye Cruel "Home"

| Salı, Şubat 03, 2009


"Ev" her seferinde moralimi bozuyor. Onları seviyorum ama beni çok yoruyorlar. Her gelişimde bir daha gelmemek üzere ayrılıyorum evden, ama bir şekilde gelmek zorunda kalıyorum. Arkadaşlarım ve hayatımın en güzel yıllarından ikisini geçirdiğim bu şehir olmasa bir daha gelmem belki. Tüm sıkıntının "para" ile ilgili olması ise ikinci kez canımı sıkıyor. Yetmezmiş gibi, kış evde daha çok vuruyor. Ben "Bu ay evden para almadım, belki bir dizüstü bilgisayar aldırabilirim." umuduyla eve gelirken, "Arabayı satıyoruz, İstanbul'a taşınıyoruz, Para yok..." gibilerinden şeyler işitiyorum. Evde bana tek sıcak gelen şeyin soba olmasını istemiyorum, ki onun sıcaklığı bile sahte geliyor artık. "Sevmiyorum!" demek istemiyorum ama ev, onu sevmemem için çaba harcıyor sanki. Sakarya'da geçirdiğim iki yılı hala özlüyorken aynı anda buradan nefret etmeye başlamam hiç hoşuma gitmiyor. İstanbul'daki sekiz yılın ardından gelen iki yıllık Sakarya tatiline deli gibi özlem duyuyorum. İki yılın ardından üniversite yüzünden İstanbul'a dönüşüm ve İstanbul'daki resmi olarak dört yılımın arasındaki tatilleri Sakarya'da geçirmeye çalışırken, "Ev" beni her seferinde İstanbul'a itiyor. Sakarya değil iten biliyorum, "ev", ama ne yazık ki "ev" Sakarya'da. "Ev", beni Kepem'e, Üsküdar'a, yani İstanbul'a ev dedirtmek zorunda bırakıyor. "Ev"e gelince, evimi özlüyorum. Koyuyor, yine koyuyor. So, Goodbye Cruel "Home"!

"Arabesk"

| Perşembe, Ocak 01, 2009